BlackBoard

Turkiyenin en iyi forum sitesi
 
AnasayfaKapıTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» Rock çeşitleri
Salı Kas. 18, 2008 1:29 pm tarafından Admin

» Tanışalım Kaynaşalım
Perş. Kas. 06, 2008 6:33 pm tarafından Nqn

» I Am Legend [ Ben Bir Efsaneyim ]
Paz Kas. 02, 2008 12:05 am tarafından Admin

» Exclamation Babylon A.D (2008)
Paz Kas. 02, 2008 12:03 am tarafından Admin

» Altın Şans - Fool�s Gold
Paz Kas. 02, 2008 12:01 am tarafından Admin

» unutulmaz film replikleri(sözleri)
C.tesi Kas. 01, 2008 11:58 pm tarafından Admin

» Sinema Telefonları(tüm şehirler)
C.tesi Kas. 01, 2008 11:55 pm tarafından Admin

» Sinema Tarihi
C.tesi Kas. 01, 2008 11:54 pm tarafından Admin

» Türkiyenin ilk online sinema dergisi(ücretsiz)
C.tesi Kas. 01, 2008 11:53 pm tarafından Admin

Forum
Forum
Sosyal yer imi
Sosyal yer imi Digg  Sosyal yer imi Delicious  Sosyal yer imi Reddit  Sosyal yer imi Stumbleupon  Sosyal yer imi Slashdot  Sosyal yer imi Furl  Sosyal yer imi Yahoo  Sosyal yer imi Google  Sosyal yer imi Blinklist  Sosyal yer imi Blogmarks  Sosyal yer imi Technorati  

Sosyal bookmarking sitesinde BlackBoard adresi saklayın ve paylaşın

Sosyal bookmarking sitesinde BlackBoard adresi saklayın ve paylaşın
asdasd

Arama

----------------------------------Kırmızıdan Sarıya Döngü Yapan Yazı----------------------------------


Paylaş | 
 

 Sinema Tarihi

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin


Mesaj Sayısı: 26
Kayıt tarihi: 01/11/08

MesajKonu: Sinema Tarihi   C.tesi Kas. 01, 2008 11:54 pm

Yıl 1895, 28 Aralık. Yer, Paris Capucines Bulvarı'ndaki Grand Cafe'nin bodrum katındaki egzotik dekorlu Salon Indiren. Ressam ve fotoğrafçı Antoine Lumiere, oğulları August ve Louis'nin buluşu olan sinematografın ilk gösterisi için bu kahveyi kiralıyor ve ortalığı ayağa kaldırıyor! Zira Grand Cafe'deki koltuklarına rahatça yerleşmiş bu ilk sinema meraklıları, "Bir Trenin La Ciocat Garı'na Girişi" isimli film başlar başlamaz korkudan kaçışmaya başlıyor! Tren üstlerine doğru gelmekte ve kaçacak yer yok!

Ercüment Ekrem Talu (1896-1897 sıralarında), İstanbul Galatasaray'daki Sponeck Birahanesi'nde yaşadığı benzer bir korkuyu şöyle dile getiriyor: "Avrupa'nın bir yerinde bir istasyon, bacasından fosur fosur kara dumanlar savrulan bir lokomotif, peşinde takılı vagonlar duruyor. Rıhtım üzerine telaşlı insanlar gidip geliyor. Ama ne gidiş-geliş! Hepsini sara nöbetine tutulmuş sanırsınız. Hareketler o kadar hızlı, ölçüsüz ve acayip ki... Tren kalktı, elbette ki sezsiz sedasız. Aman yarabbi! Üstümüze doğru geliyor! Zindan gibi salonun içinde kımıldamalar oldu. Trenin perdeden fırlayıp seyircilerin çiğnemesinden korkanlar, ihtiyaten yerlerini terk ettiler. Hani ya ben de korkmadım değil; lakin merak gelip beni iskemleye mıhladı. Bereket versin ki, tren çabuk geçti gitti! (Nejat Özon - Türk Sinema Tarihi)

"Korku" sinemasının doğuşu gibi...

İşte böylelikle, her ne kadar bilinçli olmasa da Lumiere kardeşler bir "korku" filmi ile sinemanın doğuşunu dünyaya müjdeliyorlardı. Sinematograf, birdenbire dünyayı daha küçük bir yer haline dönüştürüp, çeşitli modaların hızla yayılmasını sağlayacaktı. Ancak 1897 Mayıs'ında Bazaar de la Charite'de eter lambasının yanması ile çıkan bir sinema yangını 100'ün üzerinde insanın ölümüyle sonuçlanınca aristokratlar ve orta sınıf sinemaya sırt çevirdi. Bu nedenle sonraki yaklaşık 20 yıl boyunca sinema, işçi sınıfı eğlencesi olarak bilindi.

Bu yıllarda sinema, okuma yazması olmayan, göç ettikleri ülkelerin dilini konuşamayan göçmen toplulukları için bir iletişim vasıtasına dönüşür, mesafe ve zaman kavramlarını altüst eder. Sinema adeta ölüme ve zamanın geçiciliğine meydan okur.

Oyunculuğun meslek oluşu...

Yıl 1900... Bir yüzyıl daha geride kalıyor ve yığınla bilinmezliği yanında taşıyan 20. yüzyıl geliyor. Sinema salonları çoğalmış, filmler gelişmiş, etkileri de artmıştır. Sinemanın ilk yıllarındaki gibi oyuncular anonim olmaktan çıkmış, isimleri, tipleri olan insanlar haline gelmişlerdir. O zamanın küçük sinema salonları olan Nickelodeon'ların beyazperdelerinde piyano eşliğinde gezinen oyuncular seyircilerin yaşamına girmekte, giysileri, makyajları, davranış biçimleriyle seyircileri derinden etkilemektedir. Yüzyıl başında başlayan sessiz sinema döneminin yalnızca görüntüye dayanan özelliği, 1920'li yılların sonunda sesli filmin ortaya çıkışına kadar devam eder. Bu dönem sinemasında abartılı giysi ve makyajlar, mekanlar, tuhaf el, kol ve yüz hareketleri anlatım biçimi olarak olağanüstü önem taşır. Nasıl olmasın ki, sesin yardımı olmadan bir nevi pandomim ve akrobasiye dayanmak zorunda olan bu sinema türü, varlığını ancak bu sinema araçlarıyla ortaya koymak ve anlamlı kılmak zorundadır. Belki de bu nedenden sessiz sinema dönemi birçok yönüyle biraz abartılı da olsa gerçek oyunculuğun temelini oluşturur. Oyuncular duygularını sessiz anlatmak durumundadırlar. Mimikler, insan gövdesi iletmek istenileni en iyi biçimde ortaya koymanın yegane vasıtası olmaya başlar.

Mary PickfordBu devrin kadın ve erkek tiplerini, modasını etkileyen oyuncular, biçimleriyle de yaşamın içinde gezinmeye başlarlar. O kadar ki "masumiyet timsali" etrafına tatlılık ve ışık saçan, iyilik dolu küçük kadın Mary Pickford, buklelerini kestiği vakit onu fetiş haline getirmiş seyirci kitlesi uzun zaman devrinin bu olağanüstü oyuncusuna küser. Bu buklelerin gerisinde yatan masumiyet, yetişkin cinsellikten uzaklık, Pickford'un uzun yıllar "dünyanın sevgilisi" unvanını korumasını sağlar. Pickford giysileri, geniş kenarlı şapkaları, ince titrek bacakları bir dönem masum, iyilik saçan kadın tipine örnek olur. Sonradan Pickford ile evlenen, tarihi serüven filmlerinin baş aktörü Douglas Fairbanks ise bu tipin erkek karşılığıdır. Sıkıcı derecede iyi, neşeli, sıhhatli Fairbanks, bir noktadan sonra bu sıkıcılıktan biraz olsun uzaklaşabilmek için bazı filmlerinde zorla kötülük yapmak gereğini duyar.

Douglas FairbanksSessiz film dönemi aktör ve aktristleri saymakla bitecek gibi değil. Bu nedenle yalnızca o devrin "flaş" simlerine, "mit"lerine kısaca değinmekle yetinelim. Ne var ki, bu isimlerin dışındaki oyuncular da kendi sınırları içinde devirlerini sarsmış etkilemiş, 20.yüzyılın kendine özgü çizgilerini yaratmışlardır. Çoğu şu anda yalnızca film şeritlerinde ve belleklerimizde yaşıyor. Ne güzel ki, sinema denilen bu icat bize onları hiç unutturmuyor, sonsuza dek yaşatma olanağı tanıyor.

Masum kadın...

Mary Pickford'un "masum kadına" ilk tepki, Fox'un yarattığı Theda Bara'dır. Pickford'un sarışın buklelerinin tam zıddı olan siyah saçlı, kara, delici bakışlı Bara, vampirimsi hareketleriyle sinemanın ilk "vamp" kadınını simgeler ve böylelikle Pickford tipine tepki gösteren daha az "iyi" kadınlarla özdeşleşir ve tabii erkek seyircilerin de büyük ölçüde ilgisini çeker. Her ne kadar bu "vamp kadın" tipi biraz fazla "kötü" sayılabilse de, içbayıltıcı "cici" tiplere bir denge unsuru olur.
Gloria Swanson
Bu yılların bir diğer etkileyici kadını da "Kadın ve Erkek" filmdeki meşhur banyo sahneleriyle ortalığı kasıp kavurmuş olan aşk öykülerinin Gloria Swanson'udur. Sabun dolu büyük cam şişeler, kocaman pudralar, görkemli bir banyo, hizmetçiler ve yatağından salınarak kalkan ve banyosuna hazırlanan büyüleyici beyazlıkta bir kadın...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://blackboard.7forum.net
 

Sinema Tarihi

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

 Similar topics

-
» Unutulmaz Sinema Replikleri!!!
» 8.Kİtap Stolen'in çıkış tarihi
» Kore Tarihi Eserleri
» Welcome to the Rileys Gösterim Tarihi Bir Hafta Geri Çekildi!
» Simpsonlar: Sinema Filmi - The Simpsons Movie / 2007 / TR Dublaj

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
BlackBoard :: Sinema Dünyası :: Sinema Genel-